Önce çığlımı vurdu ve sonra sesim düştü yere. Kefen bir toprak misali bedeni sardı. Ve sonra teneşire uzattılar bedenimi Aman Allah’ım ellerim ne çok kirli, Saçlarım ten...
Sesimi duyuyor musun baba...? Öfkeli geçiyor sensizlik, zaman sinsi bir yılanın zehri gibi akıyor damarlarıma Hayat ise çok acımasız hemde çok baba... Akşam dönüşlerine sığdıramıyorum...
Ela gözlüm ben bu dertten gidersem dedi Tüm vapurlar demir almıştı Üsküdar’a İstanbul’un iki yakası, ilk defa bu...
Yine bir İstanbul sabahı… Akşamdan kalma hayalin ve ben bir bankta oturmuş Denizin mavisine seni yazıyorum… Bir ülke oluyorsun gözpınarlarımda. Şehirleri ‘sen’kanayan en sol yanımla...
Tel örgülerde yırtılmış,kesik kesik (b)ağıran düşlerim var benim…Cennetten kovulmuş,araf a sürgün günahlarım.Ne vakit buluşsak kaçak bir cigara eşliğinde,kıyama durur içimizde saklı kelimeler.Hüzünle adımlarız kentin sokaklarını…Denize...
OY BERF!Bir zılgıtın çığlığında hayalleri can verdi.Saçları güneş sarısı gözlerinde denizler saklıydı...Bu masal seni mi yazacak küllerinden?Oy Berf!Hangi kireç tutmayan odada berdel bir bedene düşecek...
Ve kapı açıldı... Ve ben kendimden göç/tüm... Kendimle yüzleştim... Göç... Bir sürgünün masalında, kendinden kaçanlara, başka hayatların acılarına sürüklenenler adına yazıldı... Benim kapılarım kapalıydı, göçlerim bana sadık kalmadı... Giden bir...
Sene 1997... Surların onurla çevirdiği şehirden Diyar-i Bekir’den göç ile başladı her şey... Aykırı gençliğin, boynuna asılmış bir sabıkayla sürgün edildi bedenim, İstanbul’a... Sürüklendim… Boynuma astım, ardımdan el sallayan...
Kırık dökük bir sandalla geldim uzaklardan. Rüzgârlar okşadı yetim başımı. Nehirler taştı kederimden... Yaslandım bir bulutun bağrına, çıldırasıya masalımı anlattım... Masalımdan düşen yalanımı... Güneş kızılında yaktı önce tenimi. Gece sessizliğinde işledi...
Ben kaybedenlerdenim… Senin ise kazandığın bir zaferin var... Ve yine eski zamanların aşklarına yetişmeyen bir sevda yenik düştü dizlerinin üstüne. Şimdi geriye kalan yıkık bir...
Kasımda aşk başkadır... Kapının eşiğinden bakıyordu... Kasımdı... Titriyordu elleri... Yüreği bir rüzgâr hışırtısıydı kulağımı sağır eden… Sessiz bir orman kokusu gibi geldi... Adımlarını eze eze parmak uçlarından süzüle...
Yetimliğime... Yine geç kaldım alışamadım senden sonra bu çalar saatin sesine anne. Bu kahvaltısız, bir simit’e mahkûm sabahlara ve kapı arkası sensizliğe alışamadım anne. Hani bir buselik kokun...
GERÇEK/TEN...1 Titriyor sesin... Bir ayna mesafesinde yüzüm gözlerine ve ben yerçekimine inat tenine asılı kalıyorum tutkularımla... Şahdamarına kazıyorum soluksuz nefesimi, birden titriyor bedenim tepeden tırnağa. Perdeler aralanıyor kapıyor odamıza giren güneşin gözlerini ve ben...
Bir sperm yuvarlanır şehvetin sadık kollarından. Ve anne rahminde bir cenin, acıdan uzak, gülüşlere yoksun. Kıpırdamak sınırlı ve anneden gelir azığı, öğütülmüş birkaç yemekten kalma protein…...
Yürürken yokluğa… Gecenin en yetim saatleri… Ve şehir tüm ışıklarını yok oluşa kapatıyor dirhem dirhem Ben siyaha birazda geceye çalan odamda, düşüncelerimin korsan yürüyüşündeyim, hüznün sessizliğinde. Baştan aşağı kelimler...
Kabullendik... Yaradan’ın verdiklerini... Kız kulesine satılan, bir kaç susulmuş söz... *** yaşasın; ölüm! *** Biraz benden biraz senden. Aynı yalnızlık, hep...
Yer: İstanbul... Mekân:5 yıldızlı bir otelin kral dairesi(şehzade odası) Şizofren bir adam ve kardeş olan iki arkadaşı kurulmuş rakı sofrasında sorunu çözmek için...
“beyaz düşlü kentin zamansızı Ve Masaldaki hüzün yüzlü kız’a, ithafen...” Bir “peri masalı” Arkanıza yaslanın... Beklentilerinizi geride bırakın, Biliniz ki, mutlu sonu yok bu masalın... Masalların hüznüne tanık oldu sevinçlerim...
Mazisinde yer turmak bir kadının... aşk diski geniş olmayan bir adamı anımsamak habersiz... Kulak arkası edilmiş akşamlar da masanda çoğaldı soluduğum akşamlar... Ufuk çizgisinde sevdim seni... Serin...